“Sensiz bir ben mümkün değil” der, Buber. Bizler birbirimizden ayrık, içinde yaşadığımız dünyadan, evrenden bağımsız canlılar değiliz. İçine doğduğumuz bu etkileşimsel sistemde aslında farkında olmadığımız, ayırdına varmadığımız kadar birbirimize bağlıyız. İlişkiselliğe gömülü dinamikte yaşamın etkin bir katılımcısıyız. Birbirini etkileme ve birbirinden etkilenme gücüne sahip, evrenin, dünyanın ve diğerlerinin ayrılamaz parçalarıyız. Dünya bu evrendeki evimiz, yuvamız. Diğeri-öteki ise bizim bilmediğimiz yanlarımızın tamamlayıcısı, tanımadığımız kendimiz. Beni ben yapan öteki. Beni bana tanıtan, kendini yine bende tanıyan diğeri. Maalesef ki evrenin, dünyanın ve insanlığın bir parçası ve onların da bizim bir parçamız olduğunu hatırlamak zorunda olduğumuz zamanlardayız. Başkaları için kendimizi, kendimiz için başkalarını, tüm canlılar için dünyayı düşünmek zorunda olduğumuz zamanlar. Kendi iyiliğimiz için diğerinin iyiliği şart. Diğerinin iyiliği için de kendi iyiliğimiz. Tüm dünya ortak bir deneyimden geçiyoruz ve zor olduğu gerçek. Gözle görülmeyen, elle tutulmayan ufacık bir virüs evrensel, toplumsal ve bireysel bazda tüm kurulu düzenlerimizi altüst etti. Çoğu ülkenin sınırları kapalı, bazı şehirlerde karantina uygulamaları çok ciddi biçimde yürürlüğe konmuş durumda. Sosyal hayata katılım artık çok sınırlı. Mümkün olmadıkça dışarıda zaman geçirmemek salık veriliyor. Sevdiklerimize sarılmamamız, kendimizi iyi hissettiğimiz, keyif aldığımız eş dost toplantılarından uzak durmamız gerekiyor. Yani ma-dünya bu küçücük mikroorganizma karşısında hazır ola geçmiş durumdayız. Hepimiz korkuyoruz, kaygılıyız ve en çok da şaşkınız. İnsanlığın gelişimine dair bildiklerimiz şaştı. Mars’a bilet aldığımız, uzay boşluğunu üsse çevirdiğimiz, laboratuvar ortamında sentetik hücre üretip ölümsüzlüğe dair çalışmaları son sürat devam ettirdiğimiz zamanlardayken haliyle ilkel zamanlara ait olan salgın fikri oldukça kafa karıştırıcı, günümüz ileri düzey medeniyetine uygun değil. Bu yüzden ki, pek çoğumuz covid-19 adlı bir virüs yüzünden eve kapanma deneyimini anlamakta zorlanıyoruz. Dünyanın süper gücü insanken, akıl-fikir, teknoloji, bilimle ortalığı toza dumana katarken birden bire öncelikli meselenin fiziksel olarak hayatta kalmakla ilgili olması olan biteni kavramayı, kabul etmeyi oldukça güçleştiriyor. Zihnimiz, bu yeni gerçekliği, varolan bilgilerle (insanlar olarak bizler güçlüyüz, bize kolay kolay bir şey olmaz. Diğer canlılardan akıllıyız ve sınıflamada üst canlılarız vb.) açıklayamıyor. Varolan deneyimin bizim gerçekliğimize dair ifade ettiklerini ise (yaşam karşısında çaresiz ve kırılganız. Tıpkı diğer canlılar gibi sınırlıyız. Dünyanın hakimi değiliz vb.) anlamak, kabul etmek ve yeni özümsemeler yapmak biraz zaman istiyor. Belki de bu yüzden pek çok ülke vatandaşı, alınması gereken önemlere ısrar kıyamet karşı durmaya, durumun ciddiyetini inkâr etmeye çalışıyor. Ancak durum aslında basit bir gerçeği acımasızca yüzümüze çarpıyor. İnsan evladı olarak uzunca bir süredir kendimizi diğer canlılardan ayrıştırmış durumdayız ve yine uzunca bir süredir diğer canlılardan (ki her canlı birbirinden farklılaşmasını sağlayan yüzlerce özelliğe sahiptir) farklı olan yönlerimizi bir üstünlük olarak algılıyoruz. Belki en temelde “her şeye muktedir olduğumuz” olduğu inancıyla, aklımızın birçok şeye yetebileceği düşüncesiyle, ilişkiselliği, ilişkileri, ilişkinin karşılıklılığa dayalı sorumluluklarını biraz unutmuş olduğumuz söylenebilir. Kendimize ne olduğuyla, neyi yapıp yapamadığımızla, başarılarımızla ilgilenirken diğerine ve en çok da ilişkimize ne olduğunu gözden kaçırmış olmamız olası. Yine tam da bu nedenle evden çıkmadan birbirimizi nasıl gözetebileceğimizi, birbirimiz için bir şey yapmazsak hayatta kalabilmenin zor olabileceğini, bizi bir arada tutanın insan olmaktan gelen değerlerimizle ilişkili olduğunu anlamakta zorlanıyor olabiliriz.
Nitekim bir süredir hayatta kalmak adına dünyada baskın evrensel bir gereklilik olarak sürekli altı çizilen bir güçlü olma ihtiyacı var. Güçlü devletler, güçlü toplumlar, güçlü bireyler vs. gibi çeşit çeşit söylemleri sürekli olarak duyuyoruz. Bununla birlikte bu güç yarışında devletlerin birbiriyle olan ilişkileri hiç önemsemediklerine, savaşlardaki kayıpları kendilerinden olmadığı sürece zerre dikkate almadıklarına bir süredir tanığız. Kişisel yaşamlarımızda “altta kalanın canı çıkar” diye ödümüz kopuyor, “zayıf” görünmemek, kırıldığımızı, incindiğimizi, yara aldığımızı göstermemek adına zırhlar kuşanıyoruz. Ülke, toplum, birey kendini bir diğerine bu kadar ispat etmeye çalışırken bir diğerinin kim olduğu konusunda da aslında kafamız oldukça karışık. Bu nedenle diğerini tanımadan ve ondan çok korkarak yaşar hale geldik. Farklılıklarımızı benzerliklere dönüştürebileceğimiz uygun bir ilişkisel bir zemin bulmakta zorlanıyoruz maalesef. Sanırım artık güçlü olmak ve bunu diğerlerine kanıtlamak adına dünyayla, kendimizle, diğerleriyle ilişkimize ne yaptığımızı ve nasıl yaptığımızı gözden geçirmek zorunda olduğumuz zamanlardayız. İnsan evladı olarak bir türlü doyuma ulaşmayan güçlü olma ihtiyacımızın, farkında olmadığımız kırılganlığımızla bağlantılı olduğunu fark edebilmemiz gerekiyor. Kırılganlığımız sınırlılığımızdan geliyor, tıpkı tüm canlılar gibi. Ölümlü oluşumuzdan, varlığımızın geçiciliğinden kökleniyor. Geçiciliği yer yer önemsizlik ve değersizlik gibi algılayışımızdan geliyor. Pek çoğumuz için bunu kabul etmenin, herkes kadar ve herkes gibi olmanın kabulünün zorluğundan geliyor. Bunu kabul etmemenin yarattığı aynılık ve herkese benzeme düşüncesinin yarattığı can sıkıntısından geliyor. Yaratıcılığımızın, spontanlığımızın, otantikliğimizin bireyselliğimiz içine hapsolmasından geliyor. Tam da bu nedenle muhtemelen insan evladının karşılaştığı felaketler tarihinde yer alacak bu salgınla birlikte, “sınırlı canlılar olarak sınırsız bir güce sahip olduğumuza inanmanın, ne konuda ve nasıl işe yaradığını” sormak gerekiyor.
Güçlü olmak bir mesele, varılması gereken ulvi bir durak değil. Sadece bir ihtiyaç. İlişki kurmak, yakınlık, sevgi, ilgi, başarı vs. gibi bir ihtiyaç. Ne eksiği, ne fazlası. Sorun ihtiyacın kendisinde değil, sorun bu ihtiyacı anlamlandırma biçimimiz ve algılayışımızda. Belli noktalarda insan olarak çaresiz olduğumuz gerçeğini kabul edememizde. Sorun bu ihtiyacı karşılamak adına öğretilen, gösterilen, kullanılan yolların uygunsuzluğunda, artık işe yaramamasında. Gücün kendini ortaya koyabilmekten geldiğini ifade ederken May, uygun şekilde ortaya koyabilmenin de neşenin özünü oluşturduğunu söyler. O yüzdendir ki çok uzuuuuun zamandır “güçlüyüz” ve neşemiz yok. Yollar amacını aştı. Ancak bunu fark edersek yolları çeşitlendirmek, değiştirmek mümkün. Şimdi virüse, zamanında uygun müdahalede bulunmayarak yayılmasının önüne geçemeyenlere, aksayan uygulamalara, önerilere uymayan diğerlerine kızmak, onları suçlamak ve gerek fiziksel gerekse duygusal şiddete başvurmak bir yol. Korkmak, kaygılanmak ve bu duygularla teması olanca koparmak da bir yol. Olanları anlamaya, kendimize, diğerlerine ve dünyaya neler olduğunu kavramaya, tüm olanlardaki payımızı, sorumluluğumuzu fark etmeye ve elimizden gelen bir şey varsa yapmaya gönüllü olmak da bir yol. Başka başka yolların arayışına çıkmak bir yol. Seçim senin, seçim benim, seçim hepimizin. Artık istesek de istemesek de.

Hiç yorum yok