Psikoterapi desteği alan birçok danışan için harekete geçmeden önceki ilk soru, “psikoterapiye başlamalı mıyım?” sorusudur. Bu soru en temelde, bir şeylerin yolunda gitmediği, her zamanki bilindik akışın dışında bir şeylerin yaşandığı, bu bilinmedik ve yeni olan rahatsız edici deneyimin kişi tarafından bir şekilde anlamlandırılamaması ile ilişkilidir. Aslında rahatsızlık hissini yaratan deneyimde, insanın içinde bir şeyler olur, taşlar yerinden oynar ama dışarda hayat olanca rutinliğiyle akmaktadır. Dolayısıyla insan içeriyle dışarının farklılığını kavramakta zorlanır ve rutinine devam ettiğini düşündüğü birinin “nesnel” değerlendirmesine ihtiyaç duyar. Hâlbuki içerde olan şey, bir o kadar özneldir. Kişiye aittir ve açıklanması, anlamlanması sadece kişiyle ilgilidir.
“Geldim ama sizce durumum o kadar kötü mü?”, “ben aslında çok halledemeyeceğim bir şey olduğunu düşünmüyorum ama ilerde problem yaratır mı?”, “herkesin ne dertleri var, benim yaşadığım çok basit ama….”, “sizce (bir uzman olarak) psikoterapiye ihtiyacım var mı?” gibi cümleler, danışanların terapi sürecine başlama aşamalarında telaffuz ettikleri söylemler olarak dengesi bozulmuş içsel dünyanın ne kadar normal ya da anormal olduğunu belirlemeye çalıştıklarının birer ifadesi olarak yorumlanabilir. İnsanın iç dengesinin bozulması ya da içeriyle dışarıyı dengeleyememek, anormalliğin göstergesi olmadığı gibi psikoterapiye başlamak da anormal olduğumuzun bir göstergesi değildir. Yaşamda çoğu zaman başımıza gelen “anormal durumlara” uyum sağlamaya çalışırız ve bazı durumlara uyum sağlamak sandığımızdan zor olabilir. Aslında çoğu zaman değişen şey, yaşamdaki durumlardır. Bizler ise bilinmedik durumlar karşısında bildik, tanıdık davranışlarımız işe yaramayınca bazen ne yapacağımızı, ne yöne gideceğimizi, nasıl adım atabileceğimizi bilemeyiz. Çokça insani olan bilememe, çözememe, işin içinden çıkamama, kötü hissetme, sıkışma vb. halleri, kendimize yeniden bakma konusunda bizi uyarır. Nitekim psikoterapi, kişinin “içine bakma” yolculuğu olarak nitelendirilebilir. Psikoterapiyle birlikte kendi içimize doğru bir yolculuk başlar. Bu yolculuğun nasıl tamamlanacağı ve sonlanacağı önceden belli değildir. Kendimize dair bildiklerimizden kendimize dair bilmediklerimize doğru yol aldığımız psikoterapi sürecinde, ihtiyaçlarımız, ihtiyaçlarımızı karşılamak adına öğrendiğimiz ve uzun zamandır kullandığımız ama artık uygun olmayan davranış kalıplarımız, sık tekrar ettiğimiz için alışkanlıklarımız olarak tanımladığımız örüntülerimiz, diğerleriyle olan temaslarımız, bir zamanlar oldukça işe yaramış ancak hali hazırda işlevselliği yitmiş baş etme stratejilerimiz gözden geçirilir. Dolayısıyla bu yolculuk oldukça derin ve öznel bir deneyimdir. Her yolculuk gibi bu yolculuğun da kararı kişinin kendisine aittir.
Yola çıkmak için, psikoterapiye başlamak için çok büyük nedenlere, başımıza “gelmesi gereken” felaketlere, “anormal” gibi etiketlemelere ihtiyacımız yoktur. Bazen bir iş kaybı, bazen eski sevgiliden gelen bir haber, bazen hiçbir şey yapmayı istemediğimizi fark etmek, bazen oldukça yıpratıcı bir süreci de beraberinde getirecek ciddi bir sağlık problemine sahip olduğumuzu öğrenmek, bazen çok sevdiğimiz, değer verdiğimiz birini kaybetmek, bazen hiç geçmeyen can sıkıntımız, bazen yapmak isteyip yapamadıklarımız ya da yapmamak isteyip kendimizi yaparken bulduklarımız terapi yolculuğuna başlamak için neden olabilir. Nedenler çeşitlenir ve hiçbir neden bir diğerinden daha anlamlı ya da daha önemli gibi bir sınıflamayla ele alınamaz.

Hiç yorum yok