“Her şey güzel, her şey yolunda. İşlerim tıkırında. Herkesin imrenerek baktığı, sabahları gittiğim akşamları döndüğüm, birçok insanın almayı beklediği maaşı aldığım, güzel giyinen, güzel yemek yiyen, hep güzel yerlere giden arkadaşlarım var. Sevdiğim hiç kimseyi henüz daha kaybetmedim, herkesin korkuyla adından söz ettiği bir hastalığımda yok, “çok şükür”. Aldatılmadım, terk edilmedim. Ufak tefek hayalkırıklıklarım oldu. Ama herkes de olur, değil mi? Yani onlar kadar işte. Ne eksiği, ne fazlası. Yani aslında her şey o kadar yolundaki, belki fazla yolunda. Bu kadar “yolundayken” mutsuzum ben işte. Hem de o kadar mutsuzum ki, yataktan çıkamayacak kadar. İçim is tutmuş gibi. Etrafımdaki her şey parlıyor, benim dışımda. Gözümü alıyor bu parlama. Kapatıyorum gözlerimi ya da zaten hiç açmıyorum. Açsam ne olacak. Açamam ben. Gözlerimi bile açmaktan acizim. Hiçbir şey hissetmiyorum bu acizlik dışında. Acizim. Hep acizdim ama. Ne kadar da zavallıyım. Hiçbir şeyi beceremeyen, dönen dünyayla dönemeyen bir zavallı. Ölsem kurutulur muyum? Ölemem ki, onu da doğru düzgün beceremem ben. Ölmek de, bir çaba ister. Çabalamak istemiyorum. Hiç kimse için, hiçbir şey için, hatta ölmek için. İçim bomboş. Belki de en güzel tarif bu. Boşluk. Bir boşluğun içindeyim. Kapkaranlık bir boşluk. Boğucu bir boşluk. Boğuluyorum. Bir el boğazımda sıkıp sıkıp duruyor. Boşluğun içinde boğulan ben… Sadece boğuluyorum, boşluğum beni boğuyor. Ne kadar da ironik değil mi? Boşluktan boğulma.” diye başlamıştı sözlerine. Mekanik bir ses tonuyla, depresyonun içinde nasıl da kaybolduğundan söz ediyordu. İfade ettiği içinin donduğuydu ve bu donukluk artık katlanılmaz bir hal almıştı.

Depresyon böyledir. İnsanın içini dondurur. Depresyondaki çoğu kişi için hemen hemen her gün, bir diğerinin aynıymışçasına bir döngüde yaşanır. Müthiş bir keyifsizliğe ve isteksizliğe, derin bir hüzün ve üzüntü eşlik eder. Üzüntünün yoğunluğu ve isteksizliğin kişinin yaşamının her alanına yayılmış olması, depresyonun karakteristik özelliklerindendir. Dolayısıyla depresyon penceresinden bakıldığında; kişinin benliği, diğerleri, olaylar, durumlar kapkaranlık görünür. Bu pencereden bakan pek çok kişi için kendisi oldukça beceriksiz, yetersiz ve acizdir. Dünya ise adaletsizdir ve tüm adaletsizliğiyle kişinin yaşamını zorlaştırmaktadır. Nihayetinde hiçbir şey iyi gitmiyordur ve gitmeyecektir. Dolayısıyla kişi hissettiği yoğun isteksizlikle birlikte yaşamdan elini eteğini çeker, diğerleriyle teması keser ve izole olur. Sık örülmüş bir karamsarlık perdesi içeren depresyon, kişinin içinde seyrü-sefere geçti mi, kişi bu karamsarlık perdesinin arkasındaki gün ışığını, dış dünyadaki ihtimalleri ve olasılıkları göremez olur. Dış dünyadaki ihtimalleri gördüğü zamanlarda ise kendisine de aynı karamsarlık perdesinin arkasından baktığından bu ihtimalleri deneyecek becerisi, yeterliliği olduğuna inanmaz. En nihayetinde bu duygusal çöküntü olarak da tanımlanan depresyonun yoğunluğu, depresyona yönelik klinik müdahalenin çeşitlenmesi açısından önemlidir.

Öte yandan klinik tablonun ötesinde bir yorumlamaya gidebildiğimizde, depresif bir süreç yaşayan ya da depresyonda olan bir kişiyi bu etiketler olmadan dinlediğimizde, çoğu zaman onun yorgunluğuyla, bıkmışlığıyla, tükenmişliğiyle ve çaresizliğiyle temas ederiz. Değer görme, önemsenme, sınır koyma, kendini ifade etme, keyifli zaman geçirme, eğlenme gibi çeşitli kişisel, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayamamaktan, kendi ihtiyaçlarıyla diğerlerinin ihtiyaçlarını dengeleyemediğinden, ihtiyaçlarının görülmesini ve karşılanmasını beklemekten ve bunun gibi sayılabilecek daha pek çok sebepten yorulmuştur, bıkmıştır, tükenmiştir. Ancak hepimiz zaman zaman depresyona girer ve çıkarız. Sayamayacağımız kadar depresif hissettiğimiz dönemlerimiz, günlerimiz ve anlarımız olmuştur. Kimilerimiz bu süreçleri ufak sıyrıklarla atlatırken, kimilerimiz o karanlık dünyanın dehlizlerinde çaresizce savrulabilir. Tüm süreç, kendiliğimiz ve içinde bulunduğumuz koşullarla yakından ilişkilidir. Sonuçta insanın içinde kopan bunca fırtınaya rağmen hiçbir şey olmuyormuşçasına günlük yaşamın rutinlerini yerine getirmesini beklemek doğal değildir. Bu noktada depresyon kişinin kendisini dışarıya kapattığı, diğerlerinin beklentilerini karşılamayı ve çoğu zaman almak istemediği ama ALMAK ZORUNDA hissettiği sorumlulukları reddetmekle ilgili kişisel bir manifesto gibidir.

Bu yönüyle de benim için depresyon, tanı kriterlerinin ötesinde, kişinin gücünün tükendiğini dış dünyaya ilan ederek yaşamdan mola alması olarak yorumladığım klinik bir fenomendir. Bu mola, kişinin yaşamın hengâmesi içerisinde kendisine bakma, ihtiyaçlarını fark etme ve bunları karşılama isteğinin farklı bir ifadesini içermektedir. Elbette çoğumuz için bu yol oldukça sıkıntılı ve meşakkatli bir yol olarak görülebilir. Ancak depresyon bir hastalık etiketinin dışında, kişinin yaşam alanından doğan bir deneyim olarak, kişiye özgü özel bir anlama sahiptir. Kime misafirliğe gitmişse, kimin nefesini, soluğunu, sesini kesmişse orada karşılanmadan duran tonla ihtiyaç ve dondurulmuş duyumlar söz konusudur. Çözülme, kişinin yorgunluğunun, tükenmişliğinin, isteksizliğinin ve belki de güçsüzlüğünün anlaşılmasıyla, ifade bulmayan olumsuz duyguların görülerek bunların ifade bulmasının sağlanmasıyla ve çeşitli nedenlerle karşılayamadığı ihtiyaçlarının farkına varıp bu ihtiyaçlarını uygun şekilde karşılanması ile mümkündür. Depresyon bir “durma biçimi”dir. Bu nedenle de “hemencecik”, “bir an önce” anlamadan dinlemeden ve kendimizi fark etmeden o süreçten çıkmaya dair her çaba, nafile bir çabadır. Depresyon ancak durup bakmaya izin verirsek ve kendimize olanı biteni anlamaya çalışırsak, karşılayamadığımız ihtiyaçlarımızı fark edersek anlam kazanır. Yoksa aksi halde “gitmeye” dair her çaba daha fazla “durmak”la sonuçlanacaktır.

Kategori
Etiketler

Hiç yorum yok

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir