Kaybetmek. Sözlük anlamlarından biri yitirmek olan kaybetmek aynı zamanda yenik düşmek anlamına da gelir (TDK, 2019). Konu insan olunca, kaybetmek kaçınılmazdır. En başta zamana yenik düşer insan. Zaman sonsuz, insan ise sonludur. Er geç bir gün, bir yerde insan sevdikleriyle ayrılır. “Ölüm bizi ayırıncaya dek” sözü aslında zamanın ve evrenin sonsuzluğunda, insanın kendi ölümlülüğüne dair bilgisiyle, diğeriyle mümkün olabildiğince bir arada olabilme arzusunun bir yansımasıdır. İnsanın kendisine ve diğerlerine dair bildiği en kesin bilgi, ölümlü olduğu ve eninde sonunda sevdiklerini kaybedeceği gerçeğidir. İki yönlü olan bu bilginin iki yönü de insan için kavraması güç ve oldukça acı vericidir. Günlük yaşamın rutinine kendisini kaptıran insan, kendi ölümlülüğü üzerine çok düşünmez. Hatta bu bilgiyi yadsıyarak, yaşamı kontrol edebildiği hissiyle yaşamını planlar. Ölene kadar zaman vardır, öldükten sonrası da önemli değildir. Ölüme dair herkesin kendi için inandığı bir kader söz konusudur nasıl olsa. Çok derin bir mevzu olmasına rağmen görece basit denklemlerle, açıklamalarla geçiştiriverir insan bu varoluşsal gerçekliğini.
Ancak sevilen birinin kaybı, insanın yaşamında oluşturduğu derin boşluklardan dolayı çok da geçiştirebildiği bir yaşantı değildir (Halbuki ölümlü oluşa dair bilginin insanın içinde yarattığı boşlukların haddi hesabı yoktur). Birliktelikten gelen güven ve aidiyet hissi, sevilen kişinin kaybıyla yerini çoğu zaman bedenleşmiş bir acıya (yürek yanmasına, ağrımasına), derin bir hüzne ve kaygılı bir boşluğa bırakır. Tüm bu derin deneyimlerle insanın hemhal olması, yas tutma olarak tanımlanabilir. Yas, bir kayıp sonrasında ortaya çıkan acının ifadesidir. Kayıpla birlikte insan, sevdiği kişinin yokluğu kabullenmeye ve bu kabulün yarattığı acıyla baş etmeye çalışır. Varlık ve yokluk arasındaki o kısa mesafeyi kabul ederek bunu anlamlandırmak insanoğlu için en acı deneyimlerden deneyimlerden birisidir. Ölümle imtihanda insanın yok oluşu ne kadar hızlıysa, ölenin yarattığı yokluğu kabullenme bir o kadar yavaş ve sancılıdır.
Dolayısıyla kontrol etme hissiyle bağlantılı şekilde, mesafeleri kendisinin belirlediğini zanneden bizler için anlık bir varlık yokluk meselesiyle karşı karşıya gelmeyi gerektiren kayıpta; öfkeyi, üzüntüyü, suçluluğu, kaygıyı, çaresizliği, yalnızlığı, özlemi kendinde toplayan derin acıyla temas edilmeden, kişinin günlük rutinlerine dönebilmesi ve yaşamına devam edebilmesi mümkün değildir. İnsan kaybına üzülmeden, onun acısını yaşamadan, sevilen kişinin gidişine öfkelenmeden kaybını anlamlandıramaz. Dolayısıyla kayıpla beraber ortaya çıkan tüm olumsuz duygular, kaybın kabul edilmesi ve anlamlandırılması noktasında önemlidir.
Olanı olduğu gibi yaşamadan kişiyi teselli etmek, acısını çeşitli şekillerde yok sayarak yok saymayı öğretmeye çalışmak, hayatın rutinine (işine, eşine, okuluna vb.) bir an önce dönmesi için çekiştirmek, kişinin yaşadığı kayıp deneyimiyle baş edebilecek gücü toparlamasına yardımcı olmaz. Aksine ifade bulmayan, karşılık almayan acı, fırsatını bulduğu her anda kişiyi yoklar. Evde yalnız kaldığında, sohbetlerdeki anlık duraksamalarda, uyuyabildiği kısa zamana sığan rüyalarda ve kâbuslarda, kişi bu acının içinde debelenip durur. Bununla birlikte üzülmenin, ağlamanın “öleni, öldüğü yerde daha çok üzeceği”, “üzülmenin öleni geri getirmeyeceği”, “üzülenin çevresindekileri de üzdüğü” ya da “ölünün arkasından konuşulmaz” gibi bilgilerle karşılanması, yas sürecindeki kişi için acısını yaşamayı engelleyebilecek ve çevresindekilerle teması kesmesine neden olabilecek bilgiler olarak duruma uygun ve geçerli değildir.
Yas sürecini bitirme amacında, tüm bu olumsuz duyguları geçiştirmeye dayalı her söylem, her yöntem, kişinin içinde bulunduğu süreci kısaltmak yerine uzatır, hafifletmek yerine karmaşıklaştırıp ağırlaştırır. Bu nedenle sevilen birinin ardından yas tutmak önemlidir ve haktır. Yas tutarken kaybedilene ÜZÜLMEK haktır. Üzülüp AĞLAMAK haktır. Kaybedileni ÖZLEMEK haktır. Ölen artık ulaşılamaz olduğu için ÖFKELENMEK haktır. Ölenin bıraktığı boşluğu ve YALNIZLIĞI hissetmek haktır. Uzun süreli ve sancılı tedavi süreçlerini içeren hastalıklar nedeniyle sevdiğini kaybeden insanların, kayıptan sonra deneyimledikleri rahatlamanın SUÇLULUK yaratması normaldir ve uzayan tüm acı deneyimlerin bitişi beraberinde her zaman bir rahatlama hissi yaratır. Bunu BİLMEK haktır. Bu bilgiyi bilmeye rağmen rahatlamış hissetmekten UTANMAK haktır. Birlikteyken yapılan ve yapılmayan her şeyi gözden geçirmeyi istemek haktır ve bu süreçte ölen kişiyle olan ilişkideki çeşitli deneyimlerle ilgili hem kendini hem diğerini SUÇLAMAK normaldir. KEYİFSİZLİK haktır. Eskiden yapıldığında keyif veren etkinliklerin, kaybın ardından aynı keyfi vermemesi anlaşılırdır. Kayıpla birlikte bazı rutinler dönemsel, bazı rutinler ise kalıcı olarak değişir. Rutinlerin değişmesi normaldir ve rutinlerin değişmesinden KAYGILANMAK haktır. Kaybın ardından yeni yaşama uyum sağlayabilmek ve değişen rollerin gerekliliklerine hazırlanabilmek adına bu kaygı önemlidir. Tüm bunlar, kişinin kaybettiği sevdiği ile vedalaşmasını sağlamak için gereklidir. Vedalaşmak, ölen kişiye, ölen kişiyle olan ilişkiye “hoşça kal” diyebilmektir. Ölen kişiyle vedalaşmak onu unutmak değil aksine istediğimiz, ihtiyacımız olduğu zamanlarda onu anabilmeyi olanaklı kılan hatıralarımıza ulaşmamızı sağlayan deneyimdir. Bu nedenle VEDALAŞMAK haktır. Ve en nihayetinde, hak olana sahip çıkılabilmesinde ve kayıpla ilgili acı dolu deneyimin kaybı yaşayan kişi adına en uygun şekilde tamamlanabilmesinde, kanlı canlı olan diğerinin (terapist, sevilen biri/leri vb.) bu acıya sabırla eşliği ŞARTTIR.

Hiç yorum yok