Stefan Zweig’ın Satranç adlı romanında Doktor B. adlı karakter Hitler’in gestapoları tarafından sorgulanmak üzere bir otel odasına kapatılır. Bir işkence yöntemi olarak kullanılan uyarıcıdan arındırılmış odaya kapatılma deneyiminde Doktor B. tam bir izolasyonun içine düşer. Bu izolasyon, diğerlerinden ve dünyadan yalıtılmışlık hissi zamanla Doktor B.’nin ruhsal sıkıntılarının kaynağı haline gelmeye başlar. Odada canlı hiçbir şeye, canlı bir şeyle temasa izin olmadığı gibi lavabo, demir parmaklıklı bir cam ve yatak dışında bir başka nesneye de yer yoktur. Karakterin odadan çıkışı sadece sorgulanmak üzere bir başka odaya götürüldüğü zamanlardır ve bu sorgulanma sürecinde de genel olarak aşağılama, zorlama ve şiddet vardır. Sorgu halinin en net özeti duygusal işkencedir ve bu işkence en temelde insan insana insanca bir temastan yoksun bırakmadır. Nitekim yaşamdan ve diğerlerinden soyutlanma halinin ağırlaşan tonu zamanla Doktor B’nin kendilik bütünlüğünü tehdit etmeye başlar. Gün geçtikçe zihinsel ve duygusal olarak katlanılmaz bir hal almaya başlayan bu izole durum, karakterin yine sorgulanmak için beklediği günlerden birinde sorguculardan çaldığı bir kitapla biraz olsun hafifleyecektir. Çaldığı kitabın satrancı öğreten hamlelerin yer aldığı bir kitap olduğunu fark eden Doktor B. hayal kırıklığına uğrasa da, yaşamla, diğerleriyle arasındaki tek bağın bu kitap olduğunu anlaması uzun sürmemiştir. Kitap önemli satranç şampiyonlarının hamlelerinden ve kazanılan oyun desenlerinden oluşmaktadır. Bu kitapla birlikte Doktor B.’nin izole yaşamına bir diğeri girmiş ve Doktor B. kendinden başka bir şeyle temas etme deneyiminin kapısını aralamıştır. Doktor B. satranç kitabındaki bütün ünlü satranç oyuncularının oyun hamle ve hilelerini içeren bu kitabı, yaşadığı yoğun temas ihtiyacı nedeniyle su gibi kana kana içip bitirmiş ve neredeyse tüm satranç ustalarına karşı zihinsel olarak binlerce kez oyun oynamış ve artık tüm oyunları zihninden rahatlıkla tekrar eder hale gelmiştir. İlk başlarda Doktor B’ye iyi gelen ve onu bir süre ciddi bir şekilde oyalayan bu satranç oyunları, zamanla ona keyif vermemeye, yetmemeye başlamıştır. Haliyle bir süre sonra Doktor B. yeniden izole yaşamın yarattığı ruhsal sıkışık ve bir diğerine olan ihtiyacın yoğun baskısıyla, fiziksel ve duygusal olarak yeniden dağılmaya başlamıştır. Çünkü yine sadece ve sadece kendisi vardır. Kitaptaki tüm oyuncular ve oyunlar onun dünyasının bilindik yüzleridir artık. Bu noktada katlanamadığı yalnızlığa bir çözüm bulması gerekmektedir. Eğer bulamazsa bu yalnızlık onu delirtecektir. Yalnızlıktan delirmemek için kendinden bir ben daha çıkarmaya karar verir ve bu şu anlama gelmektedir: Doktor B. satranca dair tüm öğrendikleriyle kendine karşı oynayacaktır. “Kendine karşı kendi”. Sırayla bir siyah, bir beyaz taşın sahibi olarak oynayacak ve tüm hamleleri kendi zihninde hem kendine karşı hem de kendisi için yapacaktır. Artık hamle yapan Doktor B. ve hamle yapılan Doktor B. aynı kişidir. Kendiliğin bu şekilde bölünmesi kolay olmamakla birlikte böylesi bir bölünmenin kronik bir şekilde devam ettirilmesi Doktor B. açısından ciddi psikolojik sıkıntıların oluşmasına zemin hazırlayan koşulun kendisine dönüşecektir.
Zweig’in karakteri Doktor B. ile başladığım bu metin aslında, insan-insana insanca bir temasın yokluğunun yarattığı varoluşsal mücadele üzerinedir. Hikâye en temelde Doktor B.’nin insan olduğunun farkındalığını devam ettirmesini sağlayacak temaslardan, etkileşimlerden mahrum bırakılması üzerinden uğradığı psikolojik şiddet ile zaman zaman maruz kaldığı fiziksel şiddetin, onun varoluşu üzerindeki etkilerini gözler önüne sermektedir. Doktor B.’nin varoluşsal serüveninde, insana-canlıya mahrum bırakılmanın, diğerlerinden tecrit edilmenin insan ruhunda nasıl bir karşılık bulabileceğini görmek mümkündür. Aslında en basit düzeyde Doktor B.’ye yapılan işkence, bir insan olarak varoluşunun yok sayılması ile ilgilidir. Nihayetinde bizim insan olduğumuzu hissedebilmemiz, bir insan olarak varlığımızı kabul edebilmemiz ancak diğeri tarafından görülmemizle, isteklerimizin, ihtiyaçlarımızın fark edilerek kabul edilmesi ve karşılanması ile mümkündür. Diğeri tarafından görülmemek, duyulmamak, fark edilmemek gibi aksi durumlar kendimize-varlığımıza yabancılaşmamıza, birey olarak kendi değerimizi sorgulamamıza ve yaşamımızda pozisyon almakla ilgili kafa karışıklığı yaşamamıza neden olmaktadır. Nitekim Doktor B.’nin kendisine satranç arkadaşı olarak kendisini seçmesi; görülmediği, duyulmadığı ve hatta sadece cezalandırıldığı (sorgulama esnasındaki aşağılamalar, zorlamalar, fiziksel şiddet vb.) bir çevrede, insan kalmanın zorluğunu deneyimleyerek kendi içinde, ihtiyacı olan çevreyi yaratma hikâyesi olarak yorumlanabilir. Çünkü insan insanca niteliklere taşıyan temaslar olmadan kendi varoluşunu fark edemez, kavrayamaz, deneyimleyemez. Varoluşun çeşitlenmesi, gelişip değişmesi doyurucu temaslar yoluyla diğerleri tarafından kabul edilmenin deneyimlenmesi ile mümkündür. Bu çerçeveden değerlendirildiğinde Doktor B.’nin içinde bulunduğu insansızlıkta ve duygusal tecritte, temas ve ilişkilenme ihtiyacını karşılamak için kendi içinden kendisinden farklı bir varoluş yaratma girişimi bir yere kadar yararlı olmuştur. Mevcut koşullar içerisinde kendi varoluşunu devam ettirecek yolu bulmuş ve o yola sonuna kadar tutunmuştur. Bu yol en basit anlatımla, bizim dışımızda bizimle sağlıklı ve uygun şekilde ilişki kuracak kimsenin olmadığını kabul ederek diğerine olan ihtiyacımızı en aza indirme çabamızla ilgilidir. Bu çaba hayatta kalmakla ilgilidir ve insana aittir.
Bizler de, tıpkı Doktor B. gibi, içine doğduğumuz ve varolduğumuz çevreden ihtiyaçlarımızı karşılamak şöyle dursun bu ihtiyaçlarımız için cezalandırıldığımızda yaşadığımız çevreye (bu çevre yaşamımızın çocukluk dönemlerinde genellikle en yakınımızda bulunan anne, baba ve bakım verenlerle sınırlıdır) yönelmekten vazgeçebiliriz. Mümkünse diğerlerine hiçbir şey için ihtiyaç duymamak, her şeyi kendi kendimize halleder halde olmak, kendimize yetmek en sık dile getirdiğimiz dileğimiz olabilir ve bu dilek gerçekleşsin diye kendimize kendimizden oluşan bir dünya kurmaya girişebiliriz. Aslında tüm bu çaba, çevremizi oluşturan diğerlerinden alabileceklerimizden (destek, ilgi, yakınlık, sevgi vb.) vazgeçerek hayatta kalmakla, olanla yetinmeyi öğrenmekle ilgilidir. Vazgeçmenin ana mayasını da her istediğimizde, tekrar eden reddedilmeler, aşağılamalar, suçlama ve utandırmalar, fiziksel olarak incitilmeler gibi diğerlerinden bize dönen olumsuz tutum ve davranışlar oluşturmaktadır. Diğerleriyle temasa geçtiğimiz zamanların çoğunda bu tutum ve davranışlar tekrar ettiğinde artık bir sonraki sefere başımıza gelecekler sürpriz değildir. Örneğin artık kendimizi ifade eder ve istersek, talep eder ve talebimizin karşılanması için ısrar edersek azarlanacağımızı, utandırılacağımızı, suçlanacağımızı ve hatta belki fiziksel olarak incitileceğimizi artık çok iyi biliriz. Nitekim çocukluk yıllarının en sık yaşanan deneyimi, duygusal ve fiziksel yakınlıktan uzak, ihmal ve suistimale yatkın ebeveynlerle kurulan ilişkiler olduğunda, bu ilişkilerden en temelde öğrenilen şey hayalkırıklığı ve yoğun yalnızlık hissidir. Böylesine kurak bir çevrede büyüyen çocuk önce bu çevrede varolabilmek için elindekiyle yetinmeyi, daha fazlasını istemeyi durdurmayı, durmayı, içinde tutmayı, ertelemeyi ve saklanmayı sevdiklerinin kendisine gösterdiği saldırganlıktan kaçınmak için yaratıcı bir yol olarak kullansa da maalesef bu yol zamanla yetişkin yaşamındaki kuraklığın köklerinden birine dönüşür. Çoğunlukla yoğun hayalkırıklığı taşıyan ilişkisel deneyimlerin acısı kuraklığın arka fonunu oluşturur ki, bu acı reddedilmenin, varlığın onaylanmamasının yarattığı utançla yoğrulmuştur. Utanç; “Benim gibi ‘insan olan diğeri’ tarafından görülmüyorsam ve hatta gösterdiğim ve onların gördükleri kadarıyla isteklerim, ihtiyaçlarım nedeniyle cezalandırılıyorsam bende olmayan, yolunda gitmeyen bir şeyler var.” inancıyla derinleşen varoluşun değersizliği hissi ile ilişkilidir. Acı ise bu farklılığından dolayı diğerlerinden ayrı düşmenin acısıdır. Maalesef ki, olumsuz deneyimler devam ettikçe bu düşünce kişinin kendine dair bilgisinin çekirdeğini ve dolayısıyla utanç ve acı da bu çekirdeğin farkında olunmayan derinleşmiş duygusal içeriğini oluşturur. Bu kişiler için aslında ilk başlarda diğerlerine yönelik yaşanan hayalkırıklığı artık kişinin kendi varoluşuna yönelik yaşadığı hayalkırıklığına dönüşmüş gibidir. Ağızdan sıklıkla “Beni hayalkırıklığına uğrattın” yerine “kendi kendimi hayalkırıklığına uğrattım” cümlesi dökülür. Bu dönüşüm, kişinin kendi celladı haline gelmesi olarak da yorumlanabilir. Çevreyle temasın olmadığı bu durumda kişi artık kendi içine hapsolmuş gibidir. Bir bakıma artık kendi duvarlarına çarpıp durur.
Bu içsel hapishanede bizler için zorluk çıkaran nokta şu’dur: hareketsiz kalan kişi sadece olduğu pozisyonu koruyabilir, yeni deneyimlere doğru yol alamaz, büyüyüp serpilemez. Kendini tutarak, durdurarak varolan pozisyonu korumak kişinin kendisini güvende hissetmesini sağlar. Ancak insan olarak bizler varolanı geliştirmek ve büyütmek ihtiyacını duyarız ve aynı kalmak, stabil kalmak güvende hissettirse de, bir süre sonra can sıkıcı olabilir. Durağan haldeyken rutin bozulmaz ama keyifte vermez. Hatta bazı zamanlar için rutinin kendisi boğucudur. Kişi sıkılır, boğulur ve yine de hareket edemez. Tıpkı Doktor B.’nin zorla tutulduğu zamanlarda istediği gibi hareket edememesi, doyum veren temaslardan uzak kalarak saldırgan bir çevrede varoluşsal tehditler içeren temaslar kurmak zorunda kalması gibi. Nitekim Doktor B. tarafında bu sağlıksız temaslar devam ettikçe ve hareketsizlik zamanla tek yol olmaya başladıkça, bu yol onun kafa karışıklıkları yaşamasına, kendi kimliğini kaybetme noktasına gelmesine kaynaklık etmiştir. Son noktada Doktor B.’nin, kim ve nerede olduğuna, neyin sağlıklı ve sağlıksız olduğuna dair bilinci sislenmiş, karakter sanrıyla gerçeği ayıramaz hale gelmiştir. Bir yere kadar onun yaşamda kalmasını sağlayan yol bir noktadan sonra kimliğinin kaybıyla yüz yüze geldiği varoluşsal bir savaşa dönüşmüştür.
Sonuç olarak tüm bu yaşanılan süreç aslında anlaşılması zor olmayan bir gerçeğe işaret etmektedir. Varlığımızın diğerinin varlığıyla anlam bulduğu, kimlik kazandığı ve doyum veren sağlıklı temasların gelişme ve büyümemizde oldukça hayati bir öneme sahip olduğu gerçeğine. Duyulmadığımız, görülmediğimiz, cesaretlendirilmediğimiz, desteklenmediğimiz ve en nihayetinde varoluşumuzun bir bütün olarak kabul görmediği çevrelerde gelişip büyümemiz zordur. Öte yandan her şey değişirken, çünkü değişim kaçınılmazdır, hep aynı noktada durarak olanı korumaya çalışmak da aynı derecede yorucudur. Bir yandan büyümek isteyip bir yandan büyümemizi sağlayacak kişilerle, durumlarla temas etmekten korkarak kendimizi sakınma ihtiyacımız insana dairdir. Güvende hissetmek için kendimizi sakınmak adına öğrendiğimiz yollar (erteleme, çok düşünme, aşırı hassas olma, görmezden gelme, kendini ortaya koymama vb.) ise bize aittir ve yargılama yerine “neyi almak için, ne ve nasıl yaptığımızı” anlama iyi gelendir. Hareket, çevre ve birey ilişkisi dengelendiğinde, kişi geçmiş hayalkırıklıklarıyla temas edip kendine ve çevreye hakkını teslim ettiğinde, kendi kaynaklarını fark ederek kabul ettiğinde, gelişmesi gereken kaynakları için çaba gösterip olumsuz bir şey olduğunda kendi kaynaklarına güvenebileceğini deneyimlediğinde, tam da bu nedenle farklı şekillerde davranmayı seçebileceğini bildiğinde içindeki dengeyi yakaladığında mümkündür. Bu sayede katı duvarlar temasa izin veren esnek sınırlara dönüşür, diğeriyle ilişkinin/birlikteliğin inşası mümkün olur ve artık değişim kaçınılmazdır.

Hiç yorum yok