Uzun zamandır blog için bir şeyler yazmak istiyorum. Ancak rutin işler içerisinde hep bir sonraya bıraktığım, anlamlı bir şey çıkması için ‘iyi bir konu’ bulmayı beklediğim, iç geçirmelerle aklımdaki düşünceleri savdığım zamanlar geçirdim. Şimdi masa başındayım. Ellerim klavyedeki tuşlar üzerinde kayıyor. Konunun tam olarak ne olacağını bilmeden başladım. Sadece içimden geçen yazma isteğine ayak uydurmaya çalışıyorum. O nedenle bu yazının nereye çıkacağını, ne anlatacağını bende bilmiyorum. Baştan anlaşmayı sağladıysak eğer gerisini sizlere bırakıyorum. Ben gönül rahatlığıyla devam edeceğim. Gönül rahatlığı dedim ama sanırım gönlüm pek rahat değil. Yılı bitirirken içimde garip bir hüzünle birlikte bedenimde yoğun bir yorgunluk hissediyorum. Heyecanım ufak kasılmalarla kendini belli etmeye çalışsa da o kasılmaların yarattığı hareket bir odadan bir odaya ya da bir fikirden bir diğerine geçerken pıt diye sönüveriyor. Daha fikrin sonuna varmadan heyecandan elimde kalan sadece posası oluyor. Öksüren bir araba gibiyim. İki gidip bir duran…Sonra yeniden haa bir gayret diyerek yeniden can bulan ama yüz metre sonra sokağın ortasında teklemeye başlayan. Günün hızına yetişmeye çalışırken kendi dumanıyla boğulan bir araba… Yetişmeye çalışıyorum. Sizde de öyle mi? Hepimiz olmasa da pek çoğumuz pek çok şeye yetişmeye çalışıyoruz. İşimize gücümüze, eşimize sevgilimize, çoluk çocuğumuza, dostumuza arkadaşımıza ve tüm bunlardan arta kalan zamanlarda biraz nefeslenmeye… Hepimizde, hepimiz olmasa da çoğumuzda alabildiğine bir telaş; zamanın ruhu. İşte yazı da başlığını bulmuş oldu: Zamanın Ruhu: Telaş. Bireysel hayatlarımızda kendi telaşlarımız adına pek çok gerekçe sıralamak mümkün. Bu gerekçelerin hemen hepsi de makul. Peki içinde bulunduğumuz bireysel halkayı biraz genişletip sosyal ve ekonomik sisteme bakışımızı çevirdiğimizde oralarda olanlardan nasıl etkileniyoruz? Değerimiz, sevilebilirliğimiz, kabul edilebilirliğimize dair duyduklarımız var.  

Daha iyi bir hayat yaşayabilmek, daha iyi çocuklar yetiştirmek, daha iyi işlerde çalışmak, daha iyi eşler olmak, yaşamı daha iyi yaşamak, daha iyi bir refah düzeyine erişebilmek adına bir telaşın içinde gibiyiz. Daha iyi olmayan hiçbir şey dönemin öne çıkan bakış açısında anlamlı ve değerli görünmüyor sanki. İyiyi tanımlamak için durmaya zaman yaratamıyorken ya da daha doğrusu durduğumuz her andan bir çeşit suçluluk ve utançla sıyrılmaya çalışıyorken tanımadığımız, tanımlayamadığımız ancak herkesin içine sinsice sinmiş belirsiz bir şeyin peşindeyiz. “Daha”. Bir gölgeyi yakalamaya çalışıyoruz sanki. Gölgeler yakalanmıyor. Gölgeler yakalanmaz çünkü. Yakalanamayacak bir şeyin peşinde koşmak oldukça yorucu. Aynı zamanda depresif ve kaygı uyandırıcı. O belirsiz olan daha iyiye varabilecek miyiz? Hepimiz için gerçekten öyle bir yer var mı? Böyle bir yeri aramaya bir anlığına ara verip şu anki yaşamlarımıza dönsek yaşamlarımızı daha iyiye taşımadan bir önceki durakta iyi diye tanımlar mıyız, mesela. Bugün içinde olduğumuz, bugüne getirdiğimiz yaşamımızdan memnun muyuz? Aksayan, ilerlemeyen, tıkanan yanlar var mı? Varsa acısını duyabiliyor muyuz? Bu acıdan başkalarının haberi var mı? Bir başımıza köşemizde kendi yasımızı mı yaşıyoruz? Sorular, sorular. Zaman yok, tanımadığımız bir gölgenin peşindeyiz. Duramayız. Bu gölgenin peşine düşmeyi bırakmak için sıklıkla tavsiye edilen şekillerde belki meditasyonlar belki inzivalarla kendimize yer açmaya çalışıyoruz. Yanlış anlaşılmasın, karşı değilim. Taraftarı da değilim. Kendi hayatım içinde kendime biraz yer açma fikrini anlamaya çalışıyorum. Sesli söylemeyi deneyin. Ben denedim. Kulağıma bir hayli tuhaf geldi. Her baskın özellik kaçınılmaz olarak zıttını yaratıyor. Bu telaş beraberinde sakinleşme ve dinginleşme arayışlarını… Kutupsuz olmuyor. Baskının olanın gölgesi de yine yaşamlarımızın ortasına yansıyıveriyor. Şu an’da bunların hepsi yaşanıyor. Yeni yıla listelerle, görevlerle gölgelerin peşinde telaş içinde varmaya bir alternatif olarak bugünde buluşabilir miyiz? Hepsi burada bir yerlerde mevcut: iyi, kötü, daha kötü, daha iyi. Durup bakmayı bir deneyebilir miyiz? Telaşla birbirimizi ezmeden zamandan tarafından öğütülmeden yanyana durabilir miyiz? Ya da birbirimizi bir durdurup nasıl olduğumuzu konuşabilir miyiz? Ben size sorular bıraktım. Durmak isteyenler buyursunlar. Nasılsınız diye soranlara cevabımdır: Yorgunum.

Kategori
Etiketler
No Tag

Hiç yorum yok

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir